Gece Sedef’i hazırlıksız yakaladı.
Uzun zamandır ilk kez, adını anmadığı bir yüz rüyasında bu kadar netti. Yıllar geçmişti; araya şehirler, suskunluklar, başka hayatlar girmişti. Ama Serkan, rüyada hala aynı mesafesizliğiyle karşısındaydı. Bir bankta oturuyorlardı. Hava serin, konuşmaları ölçülüydü. Kırgınlık vardı; öfke çoktan kalplerini terk etmişti.
Sedef, onu düşündüğünü söyledi. Zaman zaman aklına geldiğini, hayatının nasıl aktığını merak ettiğini… Bu söz, Serkan’ın yüzünde kısa bir duraksamaya yol açtı. Sanki aradan geçen onca zamanın açtığı yaraya bir ilaçtı düşünüldüğünü öğrenmek. Heyecanlandı, onu ne kadar özlediğini hissetti ve düşünmeden Sedef’i öptü.
Sedef, kalbi hızlanmış halde uyandı.
Karanlıkta uzun süre tavana baktı. Rüyanın anlamını değil, etkisini düşündü. Onca zaman sonra bu karşılaşmanın bir açıklaması yoktu. Ama rüya, kapanmış sandığı bir kapıyı aralamıştı. Ve ardında, yarım kalmış bir hikaye duruyordu.
Üniversiteye başladıkları yıldı. Birbirine yakın iki şehir… Aynı yaş, aynı eşik. Serkan, zorunluluktan kaldığı yerde mutsuzdu. Bulunduğu hayata yabancıydı; insanlara, mekana, kendine… İçine kapanıyor, günleri ağır geçiriyordu.
Sedef onunla konuşmaya başladığında, bunun bir alışkanlığa dönüşeceğini bilmiyordu.
Aralarındaki bağ, kelimelerle değil, satırlarla kuruldu. Büyük bir ortak noktaları vardı : Kitaplar… Aynı cümlelerde durup soluklandılar. Okuduklarını paylaştılar, sevdiklerini birbirlerine gönderdiler. Serkan’ın inceliği küçük ayrıntılarda saklıydı; Sedef’e kitaplar yollarken yalnızca onu değil, aynı evi paylaştığı ve okumaktan zevk aldığını bildiği arkadaşına da göndermesi gibi..
Sedef, ona iyi geldiğini fark ediyordu. Serkan’ın karanlığına sızan küçük, sessiz bir açıklık gibiydi bu. O günlerde Sedef’in hayatında kimse yoktu. Üniversitenin hızlı, yüzeysel ilişkileri ona göre olmadığını anlamıştı; kalbini bilinçli bir mesafede tutuyordu.
Bir gün bir paket ulaştı eline. İçinden zarif bir takı ve kısa bir not çıktı. Notu bugün anımsamıyordu ama bıraktığı his kalmıştı. O an anlamıştı: Serkan’ın duyguları, dostluğun sınırlarını aşmıştı.
Sedef bunu fark etti, üzerine gitmedi; öyle olmadığını düşünmeyi tercih etti. Bazı duygular, konuşulmadığında daha güvenli dururdu.
Zamanla hayatına biri girdi. Serkan bunu öğrendi. Sessiz kaldı. Sonra sessizliğin sınırı aşıldı. Sedef, izleniyor olmanın tedirginliğini fark ettiğinde geri çekildi. Serkan’ın özel hayatına fazlasıyla hakim olan ses tonu, onu rahatsız etti.
Aralarında sert bir konuşma geçti. Yargılayan cümleler, Sedef’in içini kırdı. Kendini savunmak zorunda kaldığı yerde durmak istemediğini anladı.
Serkan’la iletişimini kesmeyi tercih etti..
Bu bir kopuştu; gerekliydi.
Birkaç gün sonra kapısı çaldı ; Serkan’dan bir kargo geldi. İçinden Stefan Zweig’in Yakıcı Sır kitabı çıktı. Kitabın ilk sayfasına iliştirilmiş kısa bir not vardı:
“Son sözüm, son cümlem: Çocukça kıskandım seni.”
Kitabın adıyla o cümle, Sedef’in zihninde uzun süre yan yana durdu. Bu, geç kalmış bir itiraftı. Zamanında söylenmemiş bir duygunun son izi.
Ve şimdi, bir rüya…
Rüyasında, gerçek hayatta çekindiği soruların cevabını kendi almış gibiydi. “Beni düşündün mü?” demesine gerek kalmamıştı Serkan’ın ; “Seni düşündüm” demişti direkt. Bu cümle, yıllardır içinde sessiz duran bir gerçeği yerinden oynatmıştı.
Hayat tuhaftı.
Bazı insanlar hayatımızdan çıkar, fakat içimizde yer etmeye devam ederdi. Bazı hikayeler tamamlanmazdı; yarım kalırlardı ama eksik sayılmazlardı. Sedef, rüyanın ardından bunu düşündü. Geçmiş değişmezdi; fakat onunla kurulan mesafe değişebilirdi.
O gece anladı:
Serkan, artık hayatının bir parçası değildi ama hatırasız da değildi. Yaşanmışlık, olduğu haliyle duruyordu. Ne büyütülecek ne de inkar edilecek bir yerde.
Aynı sayfada kalmamışlardı.
Ama aynı kitap çoktan kapanmıştı.
28.02.26
01.51



0 Yorumlar