More Than Blue, izlerken insanın içine ince bir hüzün bırakan filmlerden. Büyük laflarla, abartılı dramlarla değil; sakin sahnelerin arasına gizlenmiş duygularla etkiliyor.
Filmin merkezindeki Kay, ölüm gerçeğiyle yüzleşmiş biri. Lise yıllarından beri yanında olan ve birlikte yaşadığı Cream’i seviyor ama bu sevgiyi söylemeye cesaret edemiyor. Çünkü kendi yokluğunun onun hayatında yıkım yaratmasından korkuyor. O yüzden kendini geri çekip ona daha "güvenli" bir hayat kurmaya çalışıyor.
İşte burası hem çok dokunaklı hem de insanı çileden çıkaran bir nokta. İnsan ara ara izlerken “Aptaaaal!” diye bağırmak istiyor. Çünkü sevdiği kadınla geçirebileceği son zamanları bile kendine çok görüyor. Diğer yandan bu kadar ince düşünmesi de insana hüzünlü bir hayranlık veriyor. Yani anlayacağınız o ki izlerken koca bir ikilem de kalıyorsunuz Kay'e kızıp kızmama konusunda.
Ben son günlerimi sevdiğim insanla geçirmek isteyen (bencillikse bencillik) tarafta olurdum muhtemelen. Ama filmin güzelliği de burada: Kay’i hem takdir ediyor hem de kızmadan duramıyorsun.
Cream’in her şeyden habersiz ama Kay’e bağlı yaşaması da hikayeyi daha ağırlaştırıyor. Sessiz bir günlük hayatın içinde, çok daha büyük bir acının dolaştığını hissediyorsun.
Ve final… fazla söze gerek yok. Sakin ama çok etkileyici. Filmin genel tonuna uygun, iç burkan, sade bir kapanış.
More Than Blue, aşkın ne kadar karmaşık, bazen de ne kadar fedakar olabileceğini hatırlatan bir film. İzleyince insanda hem sevgi hem hüzün karışımı bir iz bırakıyor. 💙



0 Yorumlar