Şermin Yaşar bu kitapta iki farklı kuşağın, iki farklı yalnızlığını yan yana koyuyor. Bir yanda çocukken annesi tarafından terk edilmiş, babasının evine “misafirliğe gider gibi” gidip gelen Meltem… Diğer yanda ise hayatını çocuklarına adamış ama yaşlandığında onların ilgisini bile göremeyen Selime teyze.
Meltem, babaannesi ve dedesinin şefkatiyle büyütülmüş olsa da anne-baba eksikliğini hiç dolduramamış bir karakter. Hatta bir dönem tüm çocukların böyle yaşadığını sanmış: Babaannelerinin yanında yaşayıp, babalarının evine misafirliğe gidip geri döndüklerini… Gerçeğin böyle olmadığını öğrendiğinde ise, eksikliğin tüm ağırlığıyla yüzleşmiş.
Kitapta Meltem’in bir cümlesi var ki, insanın içine işliyor:
“Annem nerede bilmiyorum. Öldüyse mezarı nerede, kaçtıysa nereye kaçtı?
Ölmüş olsalar yokluklarına sarılırdım. Yokluklarını yorgan yapar, örterdim üstüme…”
Bu sözler sadece bir terk edilişi değil, yas tutamamanın acısını anlatıyor. Çünkü bazen insan, bir kaybın kendisinden çok, onun belirsizliğiyle yaralanıyor.
Selime teyze ise kitabın başka bir yarası. Tepkilerine zaman zaman güldüğünüz, hissettiklerine ise sık sık ağladığınız bir karakter. Eşini kaybettikten sonra hayatın tadını yitirmiş, çocuklarından ise beklediği sevgiyi ve ilgiyi görememiş. Okurken insan ister istemez şunu düşünüyor: “Bari bir tanesi iyi olsaydı.”
Şermin Yaşar’ın en güçlü yanı burada ortaya çıkıyor. İki kuşağın duygu durumlarını, düşüncelerini, eksikliklerini büyük laflar etmeden ama derin bir yerden anlatıyor. Sessiz, sade ve çok gerçek.
Kitaba 9/10 verdim.
O 1 puanı kırmamın tek sebebi, Selime teyzenin çocuklarıyla son karşılaşmasında neler olduğunu okumayı çok istemem. Bir okur olarak ona bir mutlu son kapanışını borçlu hissettim.

0 Yorumlar