Daha kitabın ilk sayfasında, yazarın kitabı takma yayımladığını öğreniyoruz. Yeğenine, ölümünden sonra bastırdığı Emile Ajar’ın Yaşamı ve Ölümü adlı kitapta bu durumu şöyle açıklamış:
“Sadece kendim olmaktan bıkmıştım.”
Bu cümle, ilk kez okuyacağım Romain Gary’i seveceğimi hissettirdi bana.
Kahramanımız Momo, uzun süre kendini on yaşında sanan, aslında on dört yaşında olan, çevresindeki herkesi büyük bir dikkatle gözlemleyen, annesiz ve babasız büyümüş bir çocuk. Arap olan Momo, fahişe çocuklarına bakan Yahudi olan Madam Rosa’yla birlikte yaşıyor.

Momo’yu okumak; onun etrafında olup biteni anlatışını, kırgınlıklarını ve kızgınlıklarını dile getirişini takip etmek beni derinden etkiledi. Dili saf, bakışı yalın ama söyledikleri insanın içini acıtacak kadar gerçekti.
Momo’nun hayatında onca yoksulluk varken, insanlık hala yaşıyordu. Belki annesi ve babası yoktu ama Madam Rosa’sı, Mösyö Hamil’i, Madam Lola’sı, Doktor Katz’ı vardı. Madam Rosa onun için ne kadar kıymetliyse, Momo da Rosa için o kadar vazgeçilmezdi. Birbirlerine tutunarak, kan bağı olmadan da bir aile olunabileceğini gösteriyorlardı.
Madam Rosa’nın bedeninde taşıdığı geçmiş, korkular ve ölümle olan sessiz pazarlığı, Momo’nun ise henüz adını koyamadığı kayıpları vardı. Biri hayata veda etmeye hazırlanırken, diğeri hayata nereden tutunacağını anlamaya çalışıyordu. Ve bu iki yarım insan sadece yan yana durarak bile kendilerine bir yuva kurdu.
Ah… Ne diyeceğimi bilemiyorum. Momo o kadar kalbime işleyen bir karakter oldu ki. Babasının annesini öldürdüğünü öğrendikten sonraki hayata ve olaylara bakış açısı ve bazı söylemleri beni ağlattı. Kitap bittiğinde, sanki bir çocuğu bir yerde bırakıp gelmişim gibi hissettim..
Ben hayallerimde Momo’yu çok fazla tanımasak da iyi insanlar olduğunu düşündüğüm Madam Nadine ve Doktor Ramon’a emanet ettim.. Onun için mutlu, sıcak bir yuva çizdim. Momo hayallerimde artık gerçekten çocuk olmak ne demek biliyor ve mutlu yaşıyor…


0 Yorumlar