Kitabı bitireli birkaç gün oldu ama hala üzerine düşünmeden edemiyorum. Bu yüzden birkaç kelam etmek istedim. Kore kültürüne ilgisi olan biri olarak, 2024 Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan ilk Koreli kadın yazar Han Kang’ı uzun zamandır okumak istiyordum. Vejetaryen’in, Han Kang’a 2016 yılında Man Booker Uluslararası Ödülü’nü kazandırdığını da not düşmek gerek.
Kitap kısa ama son derece yoğun; yaklaşık 150–160 sayfa. Buna rağmen her satırı ilerledikçe daha rahatsız edici, daha karanlık bir hal alıyor. Okudukça insanın içini daraltan, yer yer ürküten, düşündüren ve üzen bir kitap. Ana karakterimiz Yeong hye’nin başına ne geleceğini merak ede ede kitabı birkaç saat içinde bitirdim ama sindirmesi çok daha uzun sürdü.
Hikaye oldukça sade bir yerden başlıyor. Sıradan, uysal bir kadın olan Yeong hye bir gece korkunç bir rüya görüyor ve ardından birden et yemeyeceğim diyor. Bu karar ilk bakışta basit bir tercih gibi görünse de kısa sürede bir kopuşa dönüşüyor. Rüya, Yeong hye’nin bedenine ve hayata tutunma biçimine yerleşiyor. Rüyalar devam ettikçe onun insan olmakla kurduğu bağ da giderek zayıflıyor.
Kitap üç bölümden oluşuyor ve her bölüm Yeong hye’ye başka birinin gözünden bakıyor. Yeong hye’nin kendi sesi neredeyse hiç duyulmuyor. Bu tercih bile başlı başına çok şey söylüyor.
İlk bölümde olayları Yeong hye’nin kocasının gözünden okuyoruz. Kocası, onunla iletişim kuramayınca çözümü ailesine haber vermekte buluyor. Bir aile yemeğinde Yeong hye adeta kuşatılıyor. Et yemeye geri dönmesi için herkes baskı yapıyor. Burada mesele ikna etmek değil, boyun eğdirmek. Özellikle babasının, yetişkin bir kadın olan kızına zorla et yedirmeye çalışması ve karşı koyduğunda ona tokat atması, aile içinde ne kadar kolayca sertliğin ve erkek otoritesinin normalleştirilebildiğini gösteriyor. Yeong hye’nin bu şiddete verdiği korkunç karşılık ise onun hayatını geri dönülmez bir yola sokuyor.
İkinci bölümde ablanın eşiyle karşılaşıyoruz. Bu bölüm benim için kitabın en rahatsız edici kısımlarından biriydi. Adamın, Yeong hye’nin kalçasında Moğol lekesi olduğunu öğrendikten sonra onu takıntı haline getirmesi ve bunu sanat adı altında meşrulaştırması insanı öfkelendiriyor. Ruhsal olarak kırılgan bir kadının bedeninin estetik bir nesneye indirgenmesi; çizilen çiçekler, verilen pozlar, bulanıklaşan sınırlar… Burada sanat iyileştiren değil, kullanan ve sömüren bir araca dönüşüyor. Okurken rahatsız olmamak mümkün değil.
Üçüncü ve son bölüm ablanın gözünden anlatılıyor ve bana kalırsa kitabın en sarsıcı kısmı burası. Yeong hye artık tamamen kopmuş durumda. Yemek yemiyor, bir ağaç olacağını düşünüyor.Güneş ışığı ve suyla yaşayabileceğine inanıyor. Hastanede günden güne eriyor; bedeni tüple besleniyor, yine zorla müdahale ediliyor. O sessizlik, o vazgeçiş hali… Yeong-hye artık direnmek bile istemiyor. Ablanın omuzlarındaki yük ise çok ağır: suçluluk, çaresizlik ve geç kalmışlık duygusu. Finaldeki o sessiz yok oluş beni en çok bu bölümde sarstı.
Vejetaryen, sanıldığı gibi vejetaryenlik üzerine bir kitap değil. Et yememek burada bir metafor. Et yemek zarar vermeyi, insan olmak güçlü olanın zayıf olanı ezmesini temsil ediyor. Yeong hye insan bedeninden kurtulmak istiyor; çünkü bu bedenin, farkında olarak ya da olmayarak şiddetin bir parçası olduğuna inanıyor.
Kitap boyunca kadının bedeni, ruh sağlığı, aile içindeki baskı, erkek egemen düzen ve normal olma zorunluluğu iç içe geçiyor. Herkes Yeong hye’yi düzeltmeye, onu eski haline döndürmeye çalışıyor. Ama kimse onu gerçekten anlamaya çalışmıyor. Uyum sağlayamayan herkes gibi silinip ötekileştiriliyor..
Başta dediğim gibi rahatsız edici, sarsıcı, yer yer ürküten, düşündüren ve final de ise üzen bir kitap Vejetaryen.. Han Kang, vermek istediği mesajları bence karakterlere ve olaylara çok güzel yedirmiş.
Son olarak:
Başlarken “Ne okuyorum ben? Bu ne böyle?” dediğim; bitirip, biraz sindirdikten sonra ise üzerine düşündükçe; anlamlandırdığım bir okuma deneyimi oldu.. Herkesin sevebileceğini düşünmüyorum. Ama şans vermek de fayda var.

0 Yorumlar