Kahramanımız Antonio. Henüz 18 yaşında ve epilepsi tanısı alıyor. Doktorların koyduğu yasaklar hayatının tam ortasına düşüyor: futbol yok, gazoz yok… Oysa onun için mutluluk, arkadaşlarıyla futbol oynadıktan sonra okulun yanındaki büfeden gazoz alıp içmek kadar basit ve gerçek. Bir anda, en sevdiği anılar bile “sakıncalı” ilan ediliyor.
Ayrı olan akademisyen anne ve babası, kaygıyla Antonio’yu yurtdışında bir doktora götürmeye karar veriyor. Fransa’daki bu doktor ise korku dilini yerle bir ediyor. Futbolu ve gazozu yasaklamanın anlamsızlığından söz ediyor; Antonio’nun hayatına kaldığı yerden devam edebileceğini, tek yapması gerekenin ilaçlarını düzenli kullanmak olduğunu söyleyerek üç yıl sonra kontrole çağırıyor.
O üç yılın sonunda Antonio bu kez babasıyla birlikte Marsilya’ya doğru yola çıkıyor. Ve asıl yolculuk tam da burada başlıyor. Babasına duyduğu öfke, biriktirdiği kırgınlıklar ve önyargılar; Marsilya sokaklarında yürüdükçe, birlikte sustukça, birlikte baktıkça yavaş yavaş çözülüyor. Antonio, beklemediği bir mutluluğun içinde buluyor kendini. O kadar mutlu ki, buna şaşırıyor. An’da kalmayı, Marsilya’da tanıştıkları şu hayatı olduğu gibi yaşamayı istiyor.
18 yaşındaki bir oğul ve 50 yaşındaki bir baba… Sadece bir şehri değil, aralarındaki mesafeyi, iletişimsizliği ve geçmişin ağırlığını da adımlıyorlar. Sabahın Üçü, hastalıkla değil; korkularla ve geç kalınmış yakınlıklarla ilgili bir kitap. Ben çok sevdim..

0 Yorumlar