Kazuko’nun hikayesi ise bambaşka bir hüzün. Annesinin günden güne eriyişini izlerken, bir yandan da hayata tutunmak için Uehara’ya yazdığı o cevapsız mektuplar aslında bir yardım çığlığı gibiydi. Kazuko’nun sonundaki o "tek başına kalma" kararı, toplumun tüm kurallarına kafa tutan, çok cesur ama bir o kadar da yalnız bir devrimdi.
Ancak kitabın arkasındaki gerçeği öğrenmek beni gerçekten sarstı: Bu hikâyenin büyük bir kısmı kurgu değilmiş. Dazai, sevgilisi Shizuko Ōta’nın günlüklerini ve mektuplarını neredeyse olduğu gibi kullanarak bu kitabı yazmış. Bir kadının en mahrem duygularını, yaşadığı gerçek acıları alıp bir "sanat eserine" dönüştürmek bana göre açıkça bir hayat hırsızlığı. Batan Güneş artık benim için sadece hüzünlü bir roman değil, gerçek bir kadının hayatının nasıl çalındığının da kanıtı.
Bu "hayat hırsızlığı" meselesi, kitaptaki o meşhur aristokratik çöküşten bile daha trajik geliyor bana. Shizuko, Dazai’ye sadece günlüklerini değil, sanki ruhunun anahtarını da teslim etmiş ama karşılığında kucağında bir çocuk ve toplumun sert yargılarıyla baş başa bırakılmış. Kazuko’nun kitapta verdiği o zorlu yaşam mücadelesi, meğer gerçek hayatta Shizuko’nun tek başına omuzladığı bir yükmüş. Bir yazarın, en yakınındaki insanın acısını bu kadar soğukkanlılıkla "malzeme" yapması, edebiyatın karanlık yüzünü gösteriyor.
Yine de tüm bu hayal kırıklığına rağmen, Batan Güneş’i okurken hissettiğim o saf kederi reddedemiyorum. Naoji’nin veda mektubu ya da Kazuko’nun mektuplardaki bitmek bilmeyen ısrarı, insanın içindeki o derin yalnızlığa dokunuyor. Belki de bu kitabı bu kadar sarsıcı yapan şey, sayfaların arasına gizlenmiş olan o gerçek yaşanmışlık ve bir kadının çalınmış ama ölümsüzleşmiş çığlığıdır. Artık Kazuko’yu her düşündüğümde, onun gölgesinde kalan Shizuko’yu da selamlayacağım.




0 Yorumlar