Netflix’in on bölümlük Kore dizisi Still Shining, benim için daha en başından biraz önyargıyla başladığım bir yapımdı. Hatta diziyi ilk gördüğümde içimden geçen şey tam olarak şuydu: “Eski sevgililerin yıllar sonra karşılaşma teması da sıktı artık… ama mecbur Park Jin-young var diye izlenecek.”
Ama itiraf etmeliyim ki ilk iki bölüm bu önyargımı neredeyse tamamen kırdı. Dizi, ağır temposu, duyguyu abartmadan kalbe dokundurabilen anlatımı ve atmosferiyle beni içine çekmeyi başardı. Özellikle ilk dört bölüm… Gerçekten “iyi ki başlamışım” dediğim bir akışa sahipti.
Fakat ne olduysa bu noktadan sonra oldu. Hikayenin kırıldığı yer benim için çok net: Eun Ah’ın, kendi kariyeri uğruna Tae Soo’dan doğru düzgün konuşmadan ayrılması. Evet, hayatın temposu, farklı hedefler, iş yoğunluğu, farklı şehirler… bunların hepsi bir ilişkinin önüne engel olabilir. Ama burada asıl eksik olan şey mesafe değil, iletişimdi. Çünkü Tae Su’nun o süreçte çabaladığını, görüşebilmek için uğraştığını açıkça görüyoruz. Buna rağmen Eun Ah’ın içine kapanması ve hiçbir şeyi paylaşmaması, ilişkiyi tek taraflı bir suskunluğa sürüklüyor.
Ve açıkçası ben bu noktada Eun Ah’ı haklı bulamadım. Çünkü insan, hayatındaki en önemli kararları alırken sevdiği kişiye dönüp bir şeyler söylemek istemez mi? Zor geçen bir gününü, kafanı kurcalayan bir kararı, içinden çıkamadığın bir duyguyu… en çok da “o” kişiyle paylaşmak istemez misin? Burada eksik olan şey sevgi değil, sevginin diliydi. Ve dizinin başından sonuna kadar bu dil hiç kurulamadı.
Zaten bu yüzden on yıl sonraki karşılaşmalarında da içimde hiç “belki bu sefer olur” umudu oluşmadı. Aksine, bu ilişkinin mutlu sonla bitmeyeceği hissi daha en başından belliydi. Çünkü zaman değişmişti ama insanlar değişmemişti. Ve yine aynı noktaya geldik: yanlış zaman mı, yoksa yanlış insanlar mı? Bana kalırsa sadece zaman meselesi değildi. Doğru zamanda bile bu iki insanın birbirine iyi gelip gelmeyeceği oldukça tartışmalı.
Ama şunu söylemeden geçemem: Park Jin-young bu tarz duygusal, naif karakterlere inanılmaz yakışıyor. Tae Su’yu izlerken çoğu sahnede ona sarılmak, onu teselli etmek istedim. O kırılgan ama güçlü durmaya çalışan hali… insanın içine işleyen türden. Diziye devam etmemin en büyük sebeplerinden biri de buydu zaten.
Öte yandan, Im Ah Sol karakterinin özellikle sonlara doğru Tae Su’nun hayatına dahil edilmesi bana oldukça gereksiz geldi. Hikayeye derinlik katmak yerine, var olan duyguyu dağıtan bir hamle gibiydi. Oysa isim olarak anılan, uzaktan varlığı hissedilen biri olarak kalması çok daha etkili olabilirdi.
Tae Su’nun aile hikayesi ise dizinin en güçlü alt metinlerinden biriydi. Anne babasını kaybettikten sonra büyükanne ve büyükbabasıyla kurduğu o bağ, onda derin bir vefa duygusu yaratmış. Bu yüzden Seul’de bir hayat kurmaya çalışsa bile, içten içe döneceği yerin o kasaba olduğunu hissediyoruz. Ve bazı sahnelerde bunu dile getirirken aslında bu sorumluluğun bir parçası olmak istemediğini de sezdirmesi… çok gerçekti. Çünkü hayat bazen seçimlerden değil, zorunluluklardan ibaret olabiliyor.
Belki de bu yüzden, Eun Ah ve Tae Su’nun hikayesi sadece bir aşk hikayesi değil; aynı zamanda “zorunda kaldığımız hayatlar”ın hikayesi. İkisi de farklı yükler taşıyordu ve belki de bu yükler, onları birbirinden daha fazla uzaklaştırdı.
Velhasıl kelam… Still Shining, düşük beklentiyle başlayıp beni heyecanlandıran ama sonrasında aynı ölçüde hayal kırıklığına uğratan bir iş oldu. Güzel başlayan ama duygusal derinliğini sürdüremeyen, karakterlerinin kuramadığı iletişim yüzünden izleyicisini de mesafede bırakan bir hikaye…





0 Yorumlar